Ben Işığı Boyamıyorum, Dünyayı Işık Gibi Algılıyorum
Resim yapmaya başladığım ilk yıllarda ışığın neden sürekli resimlerime geri döndüğünü bilmiyordum. Bu bilinçli bir karar değildi. Hatta uzun süre bunu fark ettiğimi bile söyleyemem. Sadece her çalışmada, farkında olmadan, aynı şeye yöneliyordum: çözülmeye başlayan yüzeylere, belirsizleşen formlara, karanlığın içinden doğan titreşimlere.
Sonradan anladım ki benim için ışık, bir nesneyi görünür kılan fiziksel bir durum değil. Daha çok, bir ruh halinin maddesiz biçimi gibi çalışıyor.
Ben ışığı boyamıyorum.
Dünyayı ışık gibi algılıyorum.
Belki de bu yüzden işlerimde ışık çoğu zaman açıklayıcı değildir. Tam tersine, saklayan, çözen, dönüştüren bir şeye dönüşür. Bazen bir figürü siler. Bazen bir mekânı gerçeklikten uzaklaştırır. Bazen yalnızca görünmeyen bir varlığın izini bırakır.
Çocukluğumdan beri dünyayı net sınırlarla algıladığımı düşünmüyorum. İnsanların taşıdığı enerjiler, bir odanın sessizliği, bir anın yoğunluğu… Bunların hepsi benim için görünür nesneler kadar gerçekti. Belki de resimlerimdeki ışığın “madde gibi” davranmasının nedeni bu.
Sanat tarihinde ışığı farklı biçimlerde ele alan ressamlar oldu.
Mark Rothko renk alanlarını neredeyse ruhsal boşluklara dönüştürdü.
J. M. W. Turner ışığı manzaranın önüne geçirerek formu çözmeye yaklaştı.
Vilhelm Hammershøi ise sessizliğin ışığını resmetti.
Ama ben ışığı ne yalnızca atmosfer olarak görüyorum ne de yalnızca soyut bir estetik unsur olarak. Benim işlerimde ışık bazen neredeyse psikolojik bir organizmaya dönüşüyor. Sessiz ama baskın. Görünmez ama yoğun.
Southern Lights V: Inward Burning bu düşüncenin en yoğun örneklerinden biri oldu. Bu çalışmada ışık dışarıya yayılan bir enerji değil; içine çöken, kendi içinde sıkışan bir varlık gibi davranıyor. Merkezdeki yoğunluk neredeyse dokunulabilir bir hale gelirken çevresindeki karanlık bilinçli olarak tepkisiz kalıyor.
Bu eser üzerinde çalışırken sürekli aynı duygu geri dönüyordu:
Bazı ışıklar çevreyi aydınlatmaz.
Bazıları yalnızca içeride yanar.
Belki de bu yüzden resimlerimde ışık hiçbir zaman dekoratif bir unsur olmadı. Çünkü benim için ışık “güzel görünen” bir şey değil; varoluşun kırılganlığını taşıyan bir dil.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Ben bir tarz oluşturmaya çalışmadım.
Tekrar eden şey bir estetik formül değil, dünyayı algılama biçimimdi.
Bir ev resmi de yapsam, bir çöl serisi de çalışsam, bir figürü sahne ışıkları altında da resmetsem değişmeyecek olan şey bu olacak: Benim ışıkla kurduğum ilişki.
Çünkü bazen insan dünyayı olduğu gibi görmez.
Onu kendi içindeki titreşimle görür.
Benim için o titreşimin adı ışık.


